Kitap Zekayı Kibarlaştırır...
Ana sayfa » Birey Olma Bilinci

Birey Olma Bilinci

tarafından Kübra Çoban

Toplumlar değişir. Bazen dengeli bazen dengesiz ama değişir. Klasik kuramcılar ayrıntılar bir kenara bırakıldığı takdirde, Darwinci bir bakışla yaşanan bu değişimin doğrusal olduğu konusunda hemfikirdirler.

Toplumsal değişme sırasında eğer bireyler bu değişimi sağlıklı bir şekilde içselleştirerek gerçekleştirememişlerse ortaya birtakım sorunlar çıkabilir. Öncelikle içselleştirememe konusuna açıklık getirmek gerekir. Toplumlar değişimi neden içselleştiremez?

Toplumsal kurumların zaman içerisinde işlevselliğini yitirmesiyle birlikte eski yapının dinamiklerini az çok içinde barındıran yeni bir yapı ortaya çıkar. Ancak mevcut olan yapıda değişim için, darbe, ihtilal gibi yollarla yukarıdan aşağı bazen baskıyla bazen yasalarla halka dikte edilme yolu takip edilebilir. Tavandan gelen bu değişimin gerekli olduğu konusunda halk tabakası yeterince bilgilendirilmemişse yahut eski düzenden öyle ya da böyle çıkarı olanlar, hala toplumun içinde sözü geçer şekilde bulunabiliyorsa, söz konusu değişimlerin özümsenmesi pek mümkün olmaz.

Öncelikle tavandan değil tabandan yani halktan değişim isteği gelmelidir. Mevcut durumun ihtiyaçlara yeterince cevap veremediğini halk kendi gözüyle görmeli ve buna dayanarak değişimi kendi istemelidir. Karşılaştırma yapmak gerekirse, Batı toplumlarında değişim bu şekilde halk tabanından gelen isteklerle gerçekleştirildi. Ekonomik gelişme halkın, soylulardan siyasi haklarını istemesini beraberinde getirdi.

Doğu toplumlarında ise kadercilik anlayışı mevcuttur. Etrafımızda, aile büyüklerimizde görürüz. İnsanın başına gelen iyi ya da kötü her ne olursa olsun kendinden daha yüce bir varlıktan -Allah’tan- geldiğine, bunun bir çeşit sınav olduğuna, eğer kaderine isyan ederse öteki dünyada bunun cezasının olacağına inanış yaygındır. İnsanlar hallerinden memnun olmasalar da memnunmuş gibi boyun eğip toplumsal bir harekete kalkışmamakta, toplumsal bir değişim istememektedir. Tabandan böyle bir istek gelmediği takdirde doğal olarak tavandan dayatılan yahut toplumun dışında gelen değişiklikler, toplumda kabullenmesi güç, özümsenmemiş birtakım hareketler olarak kalacaktır.

Bireyler modern hayatın getirdiği maddi kültürü kabul etmektedir. Örneğin televizyona şeytan icadı diyen ve kullanmayı reddeden büyüklerin sayısı 20 yıl öncesine oranla daha da azınlıkta. Ancak toplumun bir kısmı, maddi kültür araçlarının yanında getirdiği manevi kültürü sorgulamadan, düşünmeden, doğru-yanlış ayırt etmeden olduğu gibi kabul etmekte, geri kalan diğer kısım ise yeni olan hayat tarzı, düşünce biçimi vb. gibi manevi kültüre karşı düşmanca tavır sergilemektedir. Doğal olarak toplumda bu ikilik karşısında psikolojik alt üst oluşlar yaşanmaktadır. Eski zamanlara özlem duyulduğu, geleneklerin teker teker yıkıldığı, toplumun giderek parçalandığı düşüncesi, insanlar arasında geniş yer tutmaktadır. Bu parçalanma karşısında bireyler tutunacak dal aramakta ve çare olarak muhtelif görüşlere sahip cemaatlere sarılmaktadır. Bu yapılanmalar, mevcut düzenden çıkarları olduğundan dolayı kendisine inanan bilgisiz insanları duygusal açıdan sömürmektedir.

Peki bu durum karşısında çare nedir?

Düşünmek…

Modern hayatın yoğun karmaşası karşısında, bizi doğada diğer canlılardan daha üstün bir mertebeye yerleştiren “kutsal hazinemizi” aklımızı kullanmakta çoğunlukla sıkıntı yaşıyoruz. Dur durak bilmeden olağanüstü hızla akıp giden hayatı yakalamaya çalışırken kaç kişi “Ben ne yapıyorum?” diye kendisine soruyor? İçinde bulunduğu fiziksel ve duygusal durumu çözümlemeye çalışıyor? Bizi bundan alıkoyan nedir?

Modern insanın olayları, olguları, dünyayı algılama kapasitesi eski dönemlere oranla kat be kat fazla. Ancak bireyin etrafında eski dönemlere kıyasla, onu daha fazla bilgi bombardımanına uğratan araçlar mevcut. Çok değil bundan 20 yıl önce akıllı telefonlarımız yoktu. Sosyal medya ya da internet diye bir kavram yoktu. Bilgiye ulaşmada elimizin altındaki araçlar günümüze oranla azınlıktaydı. Şu anda insanlar bilgiye ulaşmada her türlü imkana sahip olsa dahi bunu işlemekle, anlamlandırmakla, yorumlamakla uğraşamayacak kadar yoğun ve yorgun.

Kutsal hazineyi layıkıyla kullanabilmek için teknolojiden, hayatın getirdiklerinden uzak izole bir yaşam mı gerekir, hani eski zamanlardaki hayatımız gibi? Hayır bu sadece insanoğlunun başladığı noktaya geri dönmesi olur. Sil baştan yapmak yerine insanların gerçekten neye ne kadar ihtiyacı olduğunu anlayabilecekleri zihinsel bir devrimden başka bir şeye ihtiyaçları yok. Hayatın yoğunluğu karşısında izole olmadan da düşünebilir ve eylemlerimizde neyin doğru neyin yanlış olduğunu kavrayabiliriz.

Eleştirileriniz için; kubraacoban@hotmail.com

Yorum Yap