Kitap Zekayı Kibarlaştırır...
Ana sayfa » Bebeklerin Ahlaki Yaşamı – Paul Bloom

Bebeklerin Ahlaki Yaşamı – Paul Bloom

tarafından Marie Sklowoska

EMPATİ, IRKÇILIK, TİKSİNTİ, KAN, ENSEST, AİLE, DİN, BEBEKLİK, YANİ İNSAN!

Paul Bloom kitaptaki deneyleri eşi ve aynı zamanda meslektaşı olan Yale Üniversitesi Çocuk Bilişsel Kavrama Merkezi başkanı Karen Wynn ile gerçekleştirmiş. (Hatta kitapta teşekkür bölümünde yer alıyor.) İşte o deneylerden bazıları:

Ahlakın Temeli ve Evrimsel Kökenleri


İyiliğin ve Kötülüğün Kökenleri

İnsanız, belirli kalıplarla dünyaya geliyoruz. Küçükken adeta bir sünger gibiyiz, duyduğumuz, gördüğümüz her şeyi kendimiz de uyguluyoruz. Ahlak da bundan nasiplenen en büyük kavramlardan biri. Öyleyse biz doğduğumuzda ahlakımız ne seviyede oluyor?

Kitap yedi bölümden oluşuyor ve bölümlerde belirli kavramlara/sorulara deneyler, hipotezler ve teoriler aracılığıyla cevap veriliyor. Kitap genel olarak ahlak kavramının bebeklerde olup olmadığı ve doğuştan mı ahlaklıyız yoksa içinde doğduğumuz toplum mu bizi ahlaklı yapıyor, şuan sahip olduğumuz ahlak nereden geliyor, kökeni neler gibi sorulara cevap arıyor. İnsan hakkında, özellikle de duygularımız hakkında hala sınırlı bilgiye sahibiz fakat çok önemli aşamalar kat etmiş bulunuyoruz.

Bazı ahlaki özelliklerimiz milyonlarca yıllık atalarımızdan geliyor. Örneğin soyumuzu devam ettirebilmek için, tehlikeden kaçmak için öldürmemeyi öğrenmişiz, buna programlı olarak dünyaya geliyoruz. Fakat bazı özelliklerimizi tamamen doğduğumuz coğrafyadan alıyoruz ve kimi zaman – hatta çoğu zaman – bunu evrensel ahlak yasası sanıyoruz. Bu yüzden Herodot 2500 yıl önce yazdığı Tarih adlı eserinde bile “istisnasız herkes kendi yerel adetlerinin ve mensup olduğu dinin diğerlerinden üstün olduğuna inanır.” diyor.


2. bölümde empati kavramı üzerinde duruluyor. Bu alanla ilgilenenlerin de bildiği üzere ayna nöronlar diye bir kavram var ve bize empati yeteneğimiz hakkında önemli bilgiler veriyor. X Y’nin acı çektiğini görüyor, X ayna nöronlarının etkisi yüzünden acı hissediyor, bu yüzden de X Y’nin acısının dinmesini istiyor çünkü böylelikle X’in acısı da dinmiş oluyor. Ayna nöronlar aracılığıyla empati ortaya çıkıyor. İnsanlar birbirini anlayabiliyor ve acılarını paylaşıyorlar. Yazar bu açıklamanın çok güçlü olmadığını düşünüyor ve indirgemeci buluyor. Einstein’in “Her şey mümkün olduğunca basit olmalıdır, fakat mümkün olduğundan daha basit olmamalıdır.” Sözünden hareketle böyle karmaşık bir olgunun altında yatan şeyin böyle basit olmadığını savunuyor ve kitapta da çeşitli biçimlerde açıklanmış. Ayna nöronların dil, toplumsal muhakemeler vs. gibi özellikler için yeterli olmadığını, bu yüzden de empatiyi açıklamada yetersiz kalacağını düşünüyor. Ayna nöronlar hakkında yine de daha fazla araştırma yapmak gerek çünkü bazı nörobilimciler bu keşfi DNA’nın keşfi kadar önemsiyorlar.

Empati ve cinsiyet ilişkisine gelecek olursak tahmin edebileceğiniz üzere dişilerde daha fazla bulunuyor. Kitapta değinilmemiş olsa da bunun en büyük – hatta belki de tek – sebebi annelik. Dişiler olarak henüz anne karnındayken anne olma hazırlığımız başlıyor. Yüksek bir empati olmadan elbette en zor büyüyen yavru olan insan yavrularını büyütmek imkansız olurdu.

Bebeklerde de empati duygusu var ve başkalarının acılarına karşı duyarlılar. Doğumdan birkaç gün sonra bile ağlama sesi bebeklere rahatsız edici gelir ve genellikle onları ağlatır, hatta kendi ağlama seslerinden daha fazla. Karşılarındaki insan yüzünü buruşturunca ya da ağlama taklidi yapınca onlar da benzer tepkiler verirler. Karşısındaki insanın acısından rahatsız olurlar fakat kaygı duymayacak bir biçimde evrimleşmişlerdir. Empati duyarlar ama merhamet duymazlar. Yine de bebekler ve küçük çocuklarda bundan daha fazlasını görüyoruz. Acı çeken insanlardan uzaklaşmıyorlar ve onları teskin etmeye çalışıyorlar.


3. bölümde bebeklerin adalet ve cezalandırma anlayışından bahsediliyor. Bebekler bizim kadar gelişmiş olmasa da belirli bir adalet anlayışına sahip. Genellikle bir hediye verilecekse iyi karakterleri tercih ediyorlar. Eşitliği tercih ediyorlar.

“Eşitlik yanlılığı güçlüdür. Olson ve bir diğer araştırmacı Alex Shaw, altı ila sekiz yaşındaki çocuklara Mark ve Dan hakkında bir hikaye anlatmışlardır. Bu iki karakter odalarını temizlemiştir ve karşılığında kendilerine silgi verilecektir: “Onlara kaç tane silgi vereceğimi bilemiyorum. Bana yardım eder misin? Çok iyi. Mark ve Dan’a kaçar silgi verileceğine sen karar ver. Elimizde beş tane silgi var. Bir tane Mark için, bir tane Dan için ve bir tane de Dan için. Hay Allah! Bir tanesi elimizde kaldı.”

Araştırmacılar “Kalan silgiyi Dan’e mi vereyim, yoksa atayım mı?” diye sorduklarında, çocuklar neredeyse her zaman silginin atılmasını istiyordu. Hatta bu ekstra silgiden ne Dan’in ne de Mark’ın haberi olmayacağı, yani birbirlerini kıskanamayacakları ya da silgiyi alanın diğerine hava atamayacağı vurgulandığında bile, bu sonuç değişmiyordu. Bu durumda bile çocuklar eşitlik istiyordu; bunu elde etmek için bir şeyi yok etmek gerekse dahi.” (syf 71-72)

“Fakat yalnızca bir cümle daha söyleyip “Dan, Mark’tan daha fazla çalıştı.” Derseniz neredeyse tüm çocuklar cevabını değiştiriyor, silgiyi atmak yerine Dan’e vermeyi tercih ediyorlardı.” (syf 73)

“Bu durum insan doğasına ilişkin belirli bir bakış açısına – bizim bir tür hakkaniyet içgüdüsüyle doğduğumuz, yani doğuştan eşitlikçi olduğumuz fikrine – uygun düşer.” (syf 74)

Fakat menfaatlerimiz söz konusu olduğunda kısmen işler değişebiliyor, kendi payımızı artırabiliyoruz. Bebeklerde ve çocuklarda özellikle yabancılarla olduğunda kendi menfaatine uygun davranma durumları görülebiliyor.

Çocukların ahlak anlayışının en ilginç noktalarından biri de ispiyonlamak. Hangimiz yapmadık ki? Çocuklar suçlu birini gördüklerinde, bu kişiyi daha otoriter birine şikayet ediyorlar.

“Bir araştırmada, iki ve üç yaş çocuklarına kuklalarla oynanan çocuklar durumu hemen yetişkinlere bildirmiştir. İki ve altı yaş aralığındaki kardeşler üzerinde yürütülen deneylerde, araştırmacılar çocukların kardeşlerini ebeveynlerine ispiyonladıklarını tespit etmiştir. Şikayet ettikleri şey de genellikle doğrudur. Kardeşlerini ispiyonlarlar, ama söyledikleri şey yalan değildir.” (syf 104)


4. bölüm ırkçılık, yabancılar ve öteki insanlar hakkındaydı. Çeşitli laboratuvar çalışmalarına göre yeni biriyle tanıştığımız zaman ilk aşamada üç adet bilgiyi doğrudan algılıyoruz: yaş, cinsiyet ve ırk. Biriyle tanıştıktan sonra onunla ilgili birçok detayı unutabiliriz fakat bir erkek ya da bir kadın olduğunu, çocuk mu yetişkin mi olduğunu yoksa bizim ırkımızdan mı yoksa başka bir ırktan mı olduğunu unutmayız. Cinsiyet ve yaşa odaklanmak mantıklıdır çünkü üreme, çocuk bakımı gibi konularda karar vermemizi sağlar. Fakat neden ırka takılırız, bu henüz net bir cevabı olan soru değildir. Birkaç tane öne sürülmüş görüş vardır.

“Kurzban ve meslektaşları ırk konusundaki bu dikkatliliğin doğal seçilim yoluyla ortaya çıkmış olamayacağı sonucuna vardılar. Bunun yerine, ırkın ancak ittifak söz konusu olduğunda önem kazanacağı iddia ettiler. Diğer primatların çoğunda olduğu gibi, insanlar da birbiriyle çatışan gruplar halinde yaşar. Bu çatışmalar da kimi zaman şiddet içerir. O halde, bu tür ittifakları anlayabilmek, dünyayı “Biz” ve “Onlar” şeklinde ikiye ayırmak mantıklı olacaktır. Irk önem kazanır, çünkü bazı toplumlarda insanlar deri rengi ve bazı fiziksel özellikler sayesinde karşılarındaki bireyin çeşitli düşman gruplarından hangisine mensup olduğunu anlarlar.” (syf 116-117)

“Irk konusundaki dikkatliliğimiz, aileden olan ve olmayanlara karşı gelişmiş bir hassasiyetin yan ürünü de olabilir. Akrabalık her zaman önemliydi; Darwinci açıdan düşünüldüğünde, size benzeyenlere iltimas geçmeniz, o kişinin sizinle çok fazla ortak gen taşıma ihtimalinden dolayı gayet mantıklıdır. Demek ki ırk, bir ittifak aracından ziyade, bir akrabalık göstergesi olabilir.” (syf 118)

Çocuklar da tıpkı bizim gibi tanıdıklarına iltimas geçerler. Yabancılardan korkar ve onlardan uzak dururlar. Irk kavramının tam olarak farkına varamamış olsalar da eğer kozmopolit ortamda yetişmemişlerse diğer ırklar onlara özellikle belli bir yaştan sonra yabancı gelir. Çocuklarda ırk kavramına ilişkin en önemli şeylerden biri “dil” dir.

“Küçük bebekler maruz kaldıkları dili ayırt edebilir ve bu dili, yabancı bir kişi tarafından konuşulsa bile, başka dillere tercih edebilirler. Bebeklerin tercihlerini anlamak için emzik metodundan yararlanan araştırmalarda, Rus bebeklerin Rusça, Fransız bebeklerin Fransızca, Amerikalı bebeklerin ise İngilizce duymayı tercih ettikleri saptanmıştır. Bu duruma doğumdan dakikalar sonra bile rastlanmaktadır; bu da bebeklerin anne karnından duydukları boğuk seslere aşinalık kazandığını gösterir.” (syf 120)

Ayrıca dilde de ilginç bir şekilde aksan konusuna çok önem verirler. Konuşan kişinin aksanı tamamen anlaşılır olsa dahi, aksansız konuşan kişiyi ona tercih ederler.

“Araştırmacılar çocuklara bir beyaz bir de siyahi çocuğun resimlerini gösterir ve sorarlar: “Burada iki çocuk var. Bunlardan biri iyi bir çocuk. Bir keresinde yavru bir kedinin göle düştüğünü gördü ve kediyi boğmaktan kurtardı. Sence hangisi iyi çocuk?”

Beyaz çocukların, iyi davranışlardan beyaz çocuğu, kötü davranışlardansa siyahi çocuğu sorumlu tutmaları belki de şaşırtıcı değildir. Fakat deneyi ilk kez gerçekleştiren psikologlar Kenneth ve Mamie Clark’ı en çok şaşırtan şey, siyahi deneklerin de beyaz çocuğa iltimas geçmeleri oldu.

Diğer birçok şeyde olduğu gibi ırk konusundaki eğilimlerimiz 6 yaş civarında oluşur. Yaşları 6 – 9 arasında değişen beyaz çocuklar üzerinde bir deney yapılır. Yalan söyleme, hırsızlık vs. gibi kötü davranışlar gösteren saldırgan, bir de bunlara maruz kalan kurban içeren resimler vardır. Çocuklar siyahi çocuğun saldırgan, beyaz çocuğunsa kurban olarak görülebileceği resimleri kötü davranışlarla özdeşleştirmeye eğilimlilerdir. Fakat bu eğilim çoğunluğun beyaz çocuklardan oluştuğu okullardan gelen çocuklar için geçerlidir. Irk bakımından heterojen okullarda okuyan beyaz çocuklar resimlerdeki karakterlerin ırkından etkilenmemiştir.

Fakat birçok deneyde de görüldüğü üzere, bu ırkçı tutum ırksal açıdan homojen okullarda okuyan çocuklarda görülür. Doğru koşulları ırksal açıdan karma okullar sağlar. Gerçekten de birçok açıdan çeşitlilik içeren okullarda veya herhangi bir yerde büyümek hoşgörülü bir insan olmamıza katkı yapar.

Üç yaş çocukları ise kiminle iletişim kuracağı, kiminle oynayacağı gibi konularda ırka önem vermez, cinsiyete ve yaşa önem verir. Erkek çocuklar erkekleri, kız çocuklar kızları seçer; bütün çocuklar bir çocuğu bir yetişkine yeğler.

Irk, üç yaş çocukları için önemli değildir: Örneğin, beyaz çocuklar beyazları siyahilere yeğlemez. Irk konusundaki eğilimler daha sonra ve yalnızca belli ortamlarda büyüyen çocuklarda ortaya çıkar. Bazı gruplara iltimas geçmeye yönelik doğuştan gelen eğilimlerimiz olabilir, ama görünüşe göre doğuştan ırkçı değiliz.

“Hatta ırk konusunu dikkate alan daha büyük çocuklar için bile dil daha önemlidir. Söz gelimi, beş yaşındaki çocuklardan arkadaş olmak için beyaz ve siyahi bir çocuk arasında tercih yapmaları istendiğinde genellikle beyaz çocuğu tercih ederler. Fakat aksanlı konuşan beyaz bir çocuk ve aksansız konuşan siyahi bir çocuk arasında tercih yapmaları istendiğinde, siyahi bir çocuğu seçerler.” (syf 124)

6 yaş gerçekten de çok değişik bir yaş. Bir makale okumuştum. Üstün zekalı kız çocuklarından bir bilim insanı çizmeleri isteniyor ve çoğu erkek çiziyordu. Tabi ki üstün zekalı olmaları bile çevreyi olduğu gibi almalarının önüne geçemiyordu. Bunu düşündüğümüzde mağdur gruplar, azınlıklar ve benzerleri için kötü bir durum. Neyse ki deneyin iyi yanı gittikçe kadın bilim insanı çiziminin artmasıydı.


5. bölümde tiksinti kavramı, cinsellik ve onun kapsadığı kavramlar üzerinde duruluyor. Deneysel araştırmalar sayesinde dünyanın her yerindeki insanların; kan, pıhtı, kusmuk, dışkı, idrar ve çürük etten tiksindiklerini biliyoruz – bazı kişiler başkalarının sperm, tükürük, ter vs. sıvılarını seve seve mideye indirebilse bile. Fakat aynı zamanda bunlar yaşamın temel taşlarıdır, öyleyse bunlardan neden o kadar tiksiniriz ve bunun ahlakla ilişkisi nedir?

Dünyaya geldiğimizde ise durum farklıdır, bebekler tiksinti duymazlar. Freud’un “Uygarlığa Dair Hoşnutsuzluğumuz” adlı kitabında bahsettiği gibi, “Salgılar çocuklarda tiksinti uyandırmaz. Bunlar çocuğun kendi bedeninden atıldığı için, bu bedenin bir parçası olarak, çocuğa değerli görünebilirler.” Hatta yapılan çeşitli deneylerde çocuklara dışkıya benzer yemekler veriliyor ve çocuklar onlara onun dışkı olduğu söylenmesine rağmen yine de onları yiyorlar. Peki biz yetişkinler niçin böyle tepki veriyor, neden tiksiniyoruz?

Buna ilişkin çokça teori var. En popüleri tiksintinin bizi bozuk yiyecekleri yemekten alıkoymak için evrildiğidir. O yüzden İngilizcedeki disgust (tiksinti) sözcüğü Latincedeki “kötü tat” kelimesinden gelir. Bir başka teori ise yiyecekler üzerinden gitmez ve insanlara odaklanır. İnsanlarda hastalık belirtisini anlayabilmek için onlara tiksinti duyarız, özellikle yıkanmamış bedenleri olan yabancılara.

Tiksinti ve davranışlarımız arasında da garip bağlantılar bulunuyor. Fiziksel tiksintiye benzer bir hisse neden olan acı yiyecek bile insanların ahlaki suçlara daha sert yaklaşmalarına sebep oluyor. Ayrıca tiksintiye daha duyarlı olanlar – genellikle – göçmenler ve yabancılar gibi insanlara karşı daha katı bir tutum sergiliyormuş.

“Dünyadan ve laboratuvardan elde edilen örneklerin ortaya koyduğu şey oldukça açıktır: Tiksinti bizi daha zalim kılar.” (syf 150)

Bu bölümde ilgimi çeken şey ise ensestti. Neden kardeşlerimizle, babamızla, annemizle ilişkiye girmeyi aklımızdan bile geçirmeyiz, hiç düşündünüz mü? İnsanlara bu yargının gerekçesini sorduğunuzda kitaptaki deyimle “ahlaki şaşkınlığa” uğrarlar. Bu onlara yalnızca yanlış gelir ve nedenini bilmezler. Bunun çeşitli açıklamaları var, özellikle evrimsel açıdan.

“Hemen her kültürde mahkum edilen bir diğer cinsel davranış biçimi de ensesttir. İnsanların bu kısıtlamaya dair gayet net açıklamaları vardır. Antropolog Margaret Mead, Arapesh kabilesinin bir mensubuna, bir insanın kendi kardeşiyle evlenmesi hakkında ne düşündüğünü sormuş, o da aile dışı evliliklerin ittifaklar kurmak için gerekli olduğunu söylemiştir: “Nasıl? Kendi kardeşinle evlenmek mi istiyorsun? Kafayı mı yedin? Bir kayınbiraderin olsun istemez misin? Farkında değil misin, sen başka birinin kardeşiyle evlenirsen, başka biri de senin kardeşinle evlenirse iki kayınbiraderin olur; fakat kendi kardeşinle evlenirsen hiç kayınbiraderin olmaz. O zaman kiminle avlanır, kiminle tarlayı sürer, kimi ziyaret edersin?” Bizim toplumumuzdaysa karşılıklı rıza, olası psikolojik hasarlar ya da kusurlu doğum gibi hususlardan endişe edilir.” (syf154)

“İnsanın yakın akrabasıyla çocuk yapması hiç de mantıklı değildir, çünkü tek başına zararlı olmasa da çift halindeyken zararlı olacak bir gen çiftinin çocuğa geçmesi muhtemel olacaktır. Akrabalar arası cinsel ilişki bazen kazaen de gerçekleşir, örneğin erken yaşta birbirlerinden ayrılmış iki kardeş tanışıp evlenir ve kardeş olduklarını daha sonra öğrenirler. Görünüşe bakılırsa, ensestten uzak durmamızı sağlayan zihinsel uyarı sistemini tetikleyen şeylerden biri de çocuklukta bir arada yaşamamızdır. İnsanlar, aralarında gerçek bir kan bağı olmasa dahi bu bilgiye kayıtsız kalmazlar.” (syf 155)

“Tiksinti ilk aşamada fiziksel bütünlüğü korumak üzere evrildiyse de, insanlık tarihi boyunca daha soyut bir ruhsal savunma mekanizmasına dönüşmüştür. Artık bize birer hayvan olduğumuzu anımsatan, saflığımızla soyluluğumuzu tehdit eden şeylerden tiksiniyoruz. Yani insan kültürü tarafından öngörülen cinsel sınırları yok sayanlar bize iğrenç ve ilkel gelir: “İnsanlar hayvan gibi davrandıkça, insan ve hayvan arasındaki sınırlar belirsizleşir; bu durumda kendimizi alçak, bayağı ve (en önemlisi de) ölümlü yaratıklar olarak görürüz.” (syf 158)


6. bölüm aile, akrabalık gibi şeylerden bahsediyor. 7. Bölüm ve son bölüm ise “Nasıl İyi Olunur “ başlığıyla başlıyor ve Tanrı, dinin ahlak üzerindeki etkisi, herhangi bir dine sahip olmayanların ahlakı, iyi kötü kavramları üzerinde duruluyor. Hepsinden bahsetmek istiyorum fakat çok uzayacağı için birkaç noktaya değinmek istiyorum.

Bazı biliminsanları, primatlardan ayrılmamızdan sonraki birkaç milyon yıl içinde, Tanrı’nın gerçekten de bize bir şey yapmış olduğunu iddia ediyor. İnançlarımız, seçimlerimiz ve ahlaki yargılarımız beynimizin işleyişi yüzünden ortaya çıkmıştır, bu da evrimin bir noktasında Tanrı’nın insan beynini yapılandırmış olduğu anlamına gelir. Bu görüşe karşı olanlar da, bu insanları gözlüğün keşfine hayretle bakan ve bu tip mucizelerin Tanrı’nın eseri olması gerektiğini iddia eden insanlara benzetir. Bir diğer seçeneği gözden kaçırdıklarını savunur: “Onları biz icat ettik.” Benzer biçimde gelişmiş zekamız ve ahlakımızın da insan etkileşimlerimizin ve zekamızın ürünü olduğunu savunurlar.

Peki din ahlaki yapımızın neresinde bulunuyor? Tanrı inancına sahip bireyler ahlaksız mıdır?

Çoğu insan ateist insanlara iyi gözle bakmaz. Kitapta geçtiği gibi çoğu Amerikalı, diğer bakımlardan oldukça yetenekli bir ateiste başkanlık seçimlerinde oy vermeyeceğini söyler. Bazıları da bireylerin Tanrı inancı yoksa bile iyi olabileceklerini, fakat bu iyiliğin bir kısmını dini değerlere sahip bir toplumda yetişmeye borçlu olduklarını savunur.

“Tarafsız bir gözlemci, şu anda olumlu olduğunu düşündüğümüz ahlaki projelerin çoğunun, örneğin uluslararası yardım kuruluşlarının ve Amerikan sivil haklar hareketinin temellerini dini inançlardan aldığını ve dini liderler tarafından desteklendiğini kabul edecektir. Fakat tarihteki en korkunç gaddarlıkların bazılarının dini inançlar tarafından azmettirildiğini gerçeğinin de göz önünde bulundurulması gerekir.” (syf 206-207)

“Dinin türümüz için belirgin bir kazanım mı yoksa belirgin bir kayıp mı olduğunun bir yanıtı olmalı, fakat bu yanıtın ne olduğunu bilen kimse yok ve bence olmayacak da. Sorun şu ki, din her yerde. Şuanda (ve bilebildiğimiz en uzak tarihten bu yana), insanların çoğu dindar: Çoğumuz bir ya da birden çok Tanrı’ya inanıyoruz, bazıları ölümden sonraki hayata inanıyor, pek çok insan da dini ibadetlere katılıyor. Bu durum, dinin etkisini insan olmanın diğer özelliklerinden ayırmayı zorlaştırır ve dinsiz toplumlarda bireyler hakkındaki iddiaları değerlendirememize yol açar. Elbette ahlaklı ateistler de var, fakat onların ahlakı belki de içinde yaşadıkları toplumun dindarlığından kaynaklanıyordur. Tabii, Danimarka gibi çoğunluğu ateist olan toplumlar da mevcut, fakat bu toplumlar da dindarlıklarını yalnızca birkaç kuşak öncesinde yitirmişlerdir. Yani erdemliliklerini dindar geçmişlerinden miras almış olabilirler. Din olmasa insanlığın ne durumda olacağını sorgulamak, insanlar arasında iki değil üç cinsiyet olsa ya da insanlar uçabilse neler olacağını sorgulamaya benzer.” (syf 207)

Yapılan araştırmalara göre dindar ve ateist insanların hangisinin daha ahlaklı olduğu konusunda kesin ve net ayrımlar yoktur. Bazı araştırmalar dindarların biraz daha önyargılı olduklarını, fakat bu durumun etkisinin, yaş ya da siyasi eğilim gibi faktörler çıkarıldığında çok da büyük olmadığını tespit etmiştir. Fakat dindar insanlar (deneylerde Amerikalılar) ateistlere kıyasla hayır işlerine daha fazla para harcarlar(dini olmayan hayır işleri de bunlara dahildir). Toplumsal istatistikler göz önüne alındığında da bu durum değişmez(Dindar Amerikalılar arasında da yaşlılar, kadınlar, güneyliler ve Afrika kökenli Amerikalılar çoğunluktadır.)

Bu ilişkinin nedeni yazara ve çeşitli araştırmacılara göre dini topluluklara dahil olmaktır. Hatta istatistiklere göre, cemaatin toplumsal hayatına katılan ateistlerin bir aşevinde gönüllü çalışma olasılığı, tek başına dua eden dindar insanlara kıyasla daha yüksektir. Burada önemli olan, dini aidiyettir. (Bu göstergeler insanların neden cemaatlere çok ilgi duyduğunun birçok nedeninden biridir.)

“Cemaatin önemi ve inancın önemsizliği, dinin daha çirkin etkilerine de uzanır. Psikolog Jeremy Ginges ve meslektaşları, Filistin’deki intihar bombacılarının desteklenmesiyle dindarlık arasında güçlü bir bağ bulunduğunu tespit etmişlerdir. Burada da temel faktör dini düşüncelerden ziyade dini cemaatin kendisidir. İntihar bombacılarının desteklenmesinde en büyük rolü oynayan şey, ibadetlerin sıklığı değil, camiye katılımdır.” (syf 209)


Harika bir kitap okudum! Bunlar kitabın içinden seçmeye çalıştığım şeyler. Çok daha ilgi çekici ve şok edici kısımlar da var elbette fakat kitabın hepsini yazmak da hoş olmaz diye düşündüm. Çok anlaşılır, sade bir dille yazılmış. Kitabı kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum, bulabilirseniz tabii. 🙂

Bebeklerin Ahlaki Yaşamı Kitap Alıntıları

Empati yeteneği yüksek bir kişiyseniz, suçluluk duymaya daha yatkın bir insansınız demektir.

Paul bloom – Bebeklerin ahlaki yaşamı

Küçük çocuklar genellikle oldukça agresiftirler; hatta yaşam boyunca sergilenen fiziksel şiddet iki yaş civarında tavan yapar. Ailelerin iki yaş çocuklarının elinden kurtulmasını sağlayan şey, henüz çıplak elleriyle kimseyi öldürecek kadar güçlü olmamaları ve öldürücü silahları kullanmamayı becerememeleridir.

PAUL BLOOM – BEBEKLERİN AHLAKİ YAŞAMI

İzleyicilerin yarattığı etkiyi anlayabilmek için, bir araştırmacının da önerdiği gibi, katıldığınız Diktatör Oyununun, ailenizin ve arkadaşlarınızın da izlediği ulusal kanalda yayınlandığını düşünün. Bu sizi daha cömert davranmaya itmez miydi? Laboratuvar deneylerinde, en çok izlenen kişinin en çok parayı vermesi bir rastlantı değildir. Duvara asılmış ya da bilgisayar ekranında görülen insan gözü resimleri bile insanların daha iyi davranmasını sağlar. Bunun sebebi, bu resimlerin insanlarda yarattığı izlenme etkisi olabilir. Buradaki ana fikir, Tom Lehrer’in izciler hakkında yazmış olduğu şarkı sözlerinde gayet güzel bir biçimde özetlenir:

“Dikkat edin de, sevaplarınızı kimse izlemiyorken işlemeyin.”

PAUL BLOOM – BEBEKLERİN AHLAKİ YAŞAMI

İlgili Paylaşımlar

Yorum Yap