Kitap Zekayı Kibarlaştırır...
Ana sayfa » STEFAN ZWEİG

STEFAN ZWEİG

tarafından admin

Ünvan: Roman, Uzun Öykü, Tiyatro, Deneme, Şiir, Seyahat, Anı

Doğum: Avusturya / Viyana – 22 Kasım 1881

Ölüm: Brazilya / Petropolis, Rio De Janeiro

Stefan Zweig, (d. 28 Kasım 1881, Viyana, Avusturya – ö. 23 Şubat 1942, Petrópolis, Brezilya), Avusturyalı yazar.

Roman, uzun öykü, tiyatro, deneme, şiir, seyahat, anı türlerinde yirmiden fazla eser verdi. Biyografi ustası olarak tanınır. 1920’li ve 1930’lu yıllarda Alman dilinin en çok okunan yazarları arasında sayılan Zweig’in eserleri, dünya çapında dönemin en çok okunan kitapları arasına girdi, elliyi aşkın dile tercüme edildi. 1933’te eserleri Naziler tarafından yakıldı. Bu olaydan sonra ülkesini terk eden Zweig, 1941’de Brezilya’ya yerleştikten sonra 22 Şubat 1942’de karısı Lotte Altmann ile birlikte intihar etti.

HAYATI

1881 yılında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun başkenti Viyana’da varlıklı ve kültürlü Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Babası bir tekstil sanayicisi olan Moritz Zweig, annesi Hohenems kökenli tüccar ve banker bir ailenin İtalya’da büyümüş kızı Ida Brettauer idi. Zweig Ailesi dindar bir aile değildi. Stefan Zweig, ilerleyen yaşlarında kendisini “tesadüfî Yahudi” olarak betimlerdi. Bir başka Alman yazar Arnold Zweig ile isim benzerliği dışında akrabalıkları yoktur.

Ailenin ikinci oğlu olan Stefan Zweig, küçük yaşlardan itibaren kültür ve edebiyat alanında eğitim görmeye başladı; İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrendi. 1899 yılında Viyana’da Wasagasse Gimnasium’dan mezun oldu. Daha sonra Viyana Üniversitesi’nin felsefe bölümüne kaydoldu. Fakat vaktini üniversiteden ziyade, Theodor Herzl’in yöneticiliğini yaptığı “Neue Freie Presse” gazetesinin kültür sayfaları için yazılar yazmakla geçiriyordu.

1897’den itibaren çeşitli dergilerde ilk şiirleri yayınlandıktan sonra, bu şiirleri “Silberne Saiten” başlıklı bir derlem hâlinde 1901’de, ilk romanı “Die Liebe der Erika Ewald” da 1904’te neşredildi. Zweig, aynı yıl Viyana’da “Friedrich Jodl ve Hippolyte Taine felsefesi” üzerine bir tez ile felsefe doktoru unvanı aldı. Stefan Zweig bu dönemde dikkatli psikolojik tahlilleri ve büyüleyici anlatım dilini parlak bir edebî üslupla birleştirerek yavaş yavaş kendi anlatım dilini geliştiriyordu. Zweig bu dönemde bir yandan gazeteciliğe devam ediyor ve kendi öykülerini, denemelerini yazıyor, diğer yandan da Verlaine, Baudelaire ve bilhassa Émile Verhaeren’in eserlerini Almanca’ya tercüme ediyordu.

Zweig, o dönem için oldukça lüks sayılabilecek bir yaşam tarzı sürdürdü. 1907-1909 yılları arasında Seylan, Gwalior, Kalküta, Varanasi, Yangon gibi Hint adalarını ve Kuzey Hindistan’ı gezdi. 1912’de New York, Kanada, Panama, Küba ve Porto Riko’yu kapsayan Amerika yolculuğu izledi. Bu seyahatler onu, genellikle uzun süreli yazışmalar yaptığı diğer yazar ve sanatçılarla temas haline getirdi. Zweig aynı zamanda profesyonel çevrelerce de onaylanan bir imza koleksiyoncusuydu.

I. Dünya Savaşı

I. Dünya Savaşı başlayınca Belçika’dan Viyana’ya döndü. Gönüllü olarak orduya katıldı. 1914-1917 arasında Viyana’da “savaş arşivi”nde memur olarak çalıştı. Zweig, başlangıçta bir gazeteci ve yazar olarak savaşı destekliyordu, ancak Galiçya’ya gidip cephedeki acılara bizzat tanık olduktan sonra savaşın anlamsızlığını kavrayarak savaş karşıtı bir tutum sergilemeye başladı. 1916 yılında yayımlanan “Der Turm zum BabilBabil Kulesi” ve 1918 yılında yayımlanan “Der ZwangZorlama” bu dönemin ürünü savaş karşıtı yazılarındandır. Dönemin trajedisini, cephede yaşanılan acıları “Yeremya” (1917) adlı oyun ile anlatmaya çalıştı. “Yabancı Ülkedeki Dostlarıma” başlıklı bir açık mektup yayımlayarak savaşı kınadı.

1917’de önce askerlikten muaf tutuldu. Ardından tamamen görevden alındı ve terhis edildi. “Neue Freie Presse” gazetesi için muhabir olarak çalışmaya devam etti ve savaşta tarafsız olduğunu ilan etmiş İsviçre’nin Zürih kentine taşındı. Bu dönemde partilerden ve rejimin siyasî çıkarlarından tamamen uzak olan hümanist görüşleri “Pester Lloyd” gazetesinde yayınlandı.

Salzburg yılları

İlk eşi Frederike Von Minternit

Savaşın sona ermesinden sonra Avusturya’ya döndü. Son Avusturya imparatoru I. Karl’ın İsviçre’ye sürgüne gitmek üzere Avusturya’yı terkettiği gün, 24 Mart 1919’da Zweig da İsviçre’den Avusturya’ya döndü. Sınırda imparator ile bu karşılaşmasını daha sonra “Die Welt von Gestern/ Dünün Dünyası” başlıklı eserinde anlatacaktı.

Salzburg’a yerleşti. 1920 yılında, iki çocuklu Frederike von Winternit ile evlendi. Yaklaşık yirmi yıl Salzburg’da yaşadı. Salburg’un Kapuzinerberg semtindeki köşkte geçirdiği yıllar, Zweig’ın en verimli yılları oldu. “Paschinger Schlössl” adiyla bilinen bu köşkü, Friderike ile evli olduğu yıllarda satın aldı. Salzburg’da geçirdiği yıllarda bu köşkte pek çok eser verdi. Kısa sürede ünlü insanlarla dostluk kurdu, onları sık sık Salzburg’da konuk etti. Romain Rolland, Thomas Mann, H.G. Wells, Hugo von Hofmannstahl, James Joyce, Franz Werfel, Paul Valery, Arthur Schnitzler, Ravel, Toscanini ve Richard Strauss bu evde Zweig’in konuğu oldu.

Salzburg’da geçen yıllarında Zweig önce Balzac, Dickens ve Dostoyevski üzerine (1920), ardından Hölderlin, Kleist ve Nietzsche üzerine (1925) birer inceleme yazdı. Casanova, Stendhal ve Tolstoy üzerine incelemesi 1928’de yayımlandı. Zweig ayrıca Verhaeren, Desbordes-Valmore ve yakın dostu Romain Rolland üzerine kitaplar yazdı. Tarihsel kişilikleri ve bilim insanlarını inceleyen eserler verdi.

Zweig, eserlerinde “Avrupalılık” fikri ve Avrupa’nın kültürel birliğini vurgulayan makaleleri ve konferanslarıyla siyasî aşırılıklara karşı uyarılarda bulundu. Diplomatik çevrelere, akıl ve sabır çağrısı yaptı. 1927’de Almanya’nın Münih şehrinde “Duygu Karmaşası”, “Yıldızın Parladığı Anlar” ve “Tarihsel Baş Minyatür” adlı kitapları yayımlandı, yine 1927’nin 20 Şubat tarihinde “Rilke’ye Veda” başlıklı konuşmasını yaptı.

1928’de Leo Tolstoy‘un 100’üncü doğum yıldönümü kutlamalarına katılmak üzere, Sovyetler Birliği’ne gitti. Maksim Gorki‘nin vesile olmasıyla eserleri Rusça’ya tercüme edildi. 1931’de yayınlanan “Die Heilung durch den Geist/ Akıl aracılığıyla iyileşme” adlı kitabı Albert Einstein‘a ithaf etti. 1933’te Zweig, Richard Strauss’un yazdığı “Die Schweigsame Frau” operası için bir “libretto” yazdı.

Sürgün yılları

Ülkede Hitler öncülüğündeki Nasyonal Sosyalizm egemen olmaya başladığında Yahudi bir yazar olan Zweig kara listeye alındı. 1933’te, Nazilerin ideolojileriyle bağdaşmayan kitapları meydanlarda ateşe verdikleri törenlerde yakılan kitaplar arasında Zweig’ın eserleri de yer alıyordu. 1934’te Gestapo’nun villasını basıp, silah araması üzerine Zweig ülkesini terk etmek zorunda kaldı ve Londra’ya yerleşti. Bu esnada “Rotterdamlı Erasmus’un Zaferi ve Trajedisi” adlı eseri yayımladı. Zweig, kendini Londra’da da rahat hissedemedi ve 1939’da Bath’e taşındı.

1937’de ilk eşi Frederike’den ayrıldı ve bir yıl sonra astım hastası Yahudi bir genç hanım olan sekreteri Lotte Altmann ile birlikte Portekiz’e gitti.O sıralarda Avusturya, Almanya tarafından ilhak edilmişti. Zweig da İngiliz vatandaşlığına geçmek için müracaat etti. 1939’da Lotte Altmann’dan etkilenerek yazdığı “Sabırsız Yürek” adlı romanı yayımlandı Zweig, 6 Eylül 1939’da Altmann ile İngiltere’nin Bath şehrinde evlendi. 1940’ta İngiliz vatandaşlığına geçti. Hitler ordularının batıya doğru ilerlemesi üzerine eşi ile Avrupa’dan ayrıldı. Sırasıyla New York’a, Arjantin’e, Paraguay’a ve Brezilya’ya gitti. Aralık’ta New York’a geri dönerek “Amerigo-Tarihi Bir Hatanın Öyküsü” adlı kitabı yazmaya başladı. 1941’de “Brezilya-Geleceğin Ülkesi” isimli kitabı yayımlandı. Bu kitabın yayımlanmasından sonra Brezilya’ya yerleşme karar verdi.

Brezilya’da Petropolis kentine yerleşen Zweig, ünlü “Die Schachspiel/ Satranç” başlıklı hikâyesini kaleme aldı. Eser, II. Dünya Savaşı’nın yol açtığı insan kıyımında ruhsal baskılara maruz kalan bir insanın duygularını, tepkilerin anlattı. 1941’de Montaigne üzerine çalışmaya başladı; bu sırada en önemli yapıtlarından biri olan “Dünün Dünyası – Avrupa Anıları” adlı kitabını kaleme aldı. Anı niteliğindeki bu eser, 1900’lerin başında gençliğini yaşamış bir yazarın yaşadığı dünyanın asla eskisi gibi olmayacağını fark ettiğinde eski günlere düzdüğü bir övgüdür.

İntiharı

Stefan Zweig, 22-23 Şubat 1942 gecesi Rio de Janeiro’nun yaklaşık 50 kilometre kuzeydoğusundaki Petrópolis’te aşırı doz Veronal alarak intihar etti. Zweig, yıllardan beri aşırı “depresif” bir ruh hâlinde yaşamaktaydı. Vefat belgesi, 23 Şubat 1942 tarihinde saat 12:30’daki “ölüm zamanı”nı ve “ölüm nedeni”ni “zehir yutmak – intihar” olarak kayda geçti. Karısı Lotte, Zweig’i ölümüne kadar takip etti. Hizmetçiler, her ikisinin cesedini saat 16:00 sularında yataklarında buldular.

Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve Hitler rejiminin getirdiği karamsarlığın yanı sıra, karamsar ve evhamlı karakterinin neden olduğu kabul edilir. İntiharından önce bıraktığı mektubun son satırında: ”Bütün dostlarımı selamlarım! Hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızılllığını görmek nasip olsun! Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum.”[8]

Petropolis’te gerçekleşen resmî bir cenaze merasimi ile defnedildi. Ölümünden sonra Petropolis’teki evi müzeye dönüştürüldü.

Eserleri

Oldukça çalışkan bir yazar olan Zweig’in düzyazı çalışmaları ve roman benzeri biyografileri (Joseph Fouché, Marie Antoinette) hâlâ türünün önemli örnekleri arasında kabul edilir. Zweig’ın eserleri arasında özellikle psikolojik tahliller içeren hikaye ve romanlar ile tarihî kişiliklerin hayat hikayeleri ağırlık taşır. Freud ve psikolojiye olan ilgisi onu bu alana yöneltti. Başta “Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski” olmak üzere, Ferdinand MagellanLev TolstoyFyodor Dostoyevsky, Napoléon Bonaparte, Georg Friedrich Händel, Joseph Fouché’den Marie Antoinette’e kadar tarihî şahsiyetlerin hayatları ve rûh hâlleri, son derece öznel olarak kişiselleştirilmiş öykülerle betimlenmiştir.

Zweig’in eserlerinin en belirgin ortak özelliği, “trajedi”, “drama”, “melankoli” ve “teslimiyet” mefhumlarını irdelemesidir. Zweig’in neredeyse tüm eserleri trajik bir teslimiyetle sonuçlanır. Kahramanın kendi mutluluğuna ulaşması dış ve iç koşullar tarafından engellenir, ki bu hemen elde edilebilir gibi görünür, bu da her şeyi daha trajik hale getirir. Bu özellik, özellikle Zweig’in tek mükemmel romanı olan kalbin sabırsızlığında belirgindir.

Balzac gibi büyük rol modellerinden esinlenen ve Viyana Okulu’nun anlatı geleneğini takip eden ve saplantılı bir tutku hikâyesi anlatan “Der Amokläufer”de, ana karakter hayatlarının geleneksel düzeninden türetilen şeytani bir zorlamaya maruz kalır. Sigmund Freud’un etkisi burada açıkça görülmektedir.

Zweig’in en tanınmış eseri olan “Schachnovelle/ Satranç”da da “burjuva” insan, yabancılaşmış dünyanın acımasızlığına ile mücadele eder. Kaba açgözlülükle hareket eden havalı, hesapçı, robot benzeri bir dünya satranç şampiyonu, Nasyonal Sosyalistler tarafından hücre hapsinde tutulan bir adama karşı oynar. İnsan bir yandan insanlık dışı bir sistemle (faşizm) karşı karşıya kalırken, diğer yandan Zweig mahkumun acısını dış dünyayla temas imkanı olmadan anlatır. Zweig, eserlerinde ve gerçek hayatında, edebiyatçının her türlü siyasi görevi reddetmesi gerektiğini savunacak kadar ileri bir pasifizmi savunur. Bu politik tavrı, onu özellikle Heinrich Mann ve Ernst Weiss gibi sürgündeki diğer Alman yazarlar ile PEN Kulübü’nden ayırdı.

Stefan Zweig, muhtemel bir savaşı ve Avrupa’da hüküm süren “aşırı milliyetçilik” tehlikesini önlemenin tek yolu olarak tüm Avrupa’nın “Avrupalılık” idealinde uzlaşmaşılmasında görüyordu. Onun uluslar üstü Avrupa birleşme modeli, uluslarüstü Habsburg monarşisinin hümanist evrenselciliği anlamında özellikle anti-politik ve anti-ekonomik boyuta sahiptir. Zweig’in “monarşi”ye yakın bir düzeni savunması, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından eleştirildi. Joseph Roth ve James Joyce gibi Zweig da, Birinci Dünya Savaşı öncesindeki Avrupa dönemini, Prusya-Kuzey Almanya’nın uzlaşmaz dünya görüşünün karşıt kutbu olarak kabul etti ve toplumları birarada tutabilen ve dengeleyen monarşinin “Yaşat, kî yaşayasın!” ilkesini savundu.

Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?

bilinmeyen bir kadının mektubu

Söz konusu başkalarının derdi olunca nasıl da hep daha zeki ve daha nesnel oluruz..

amok koşucusu

Sonunda yalnızdım ve artık asla yalnız olmayacaktım!

Satranç

Bağışla beni, eğer kalemimin mürekkebine arada sırada bir damla acı da karışıyorsa, evet bağışla.

Bilinmeyen bir kadının Mektubu

“İnsanları yargılamaktan değil, anlamaya çalışmaktan zevk alıyorum.”

Bir kadının yaşamından yirmi dört saat

İlgili Paylaşımlar

Yorum Yap